maca bitkisi

2 Eylül 2015 Çarşamba

replika saat fiyatları ve osmanlı harb

replika saat fiyatları ve osmanlı harb 

Hs'^rı muhiblerinin birçoğunun da Mora’nın gerçekleriyle karşılaştıkları zaman yaptıkları gibi, Yunanları da eşit dere-
küçümsüyordu. Onlar, “Eksiksiz bir bağımsızlık durumuna r,ygun değildi... Avrupa devletleri kendi kendini yönetmenin zah-ırrjtli görevleri için bu derece hazırlıksız yeni bir devletin yanı başlarında kurulmasından korkuyorlardı.
15 Ağustos 1826’da, Mehmed Reşid Paşa ve İbrahim Paşa kumandasındaki Osmanh-Mısır birleşik ordusu Atina’yı geri almış ve Akropolis’i kuşatmıştı. Londra Yunan Komitesi tarafından örgütlenen bir donanmanın kumandanı olan Amiral Thomas Coc-lırane, iki yıllık bir oyalanmanın ardından, Akropolis’te kuşatılmış olan Yunanlara yardım etmek üzere Mart 1827’de geldi. Karais-kakis’in kumandasındaki Kumlar da dahil edildiğinde, birleşik liui'vetlerin sayısı 11.000’di. Osmanlılarla ilkin Atina’yı güneyden rahatlatma çabası içinde Pire’deki St. Spiridon’da çarpıştılar. 300 Arnavut askeri manastırı teslim etti, ama, birçok yabancı subayın tiksintiyle çekip gitmesine neden olan bir eylemle, öfkeden gözü dönmüş Rumların katliamına uğradılar. Açık arazide meydana gelen yoğun çatışmalar Karaiskakis’in ölümüyle sona erdi. Atina’yı kurtarma amaçlı taarruzun yapıldığı 6 Mayıs’a gelindiğinde, operasyon büyük bir kargaşa içine düşmüş ve bunu izleyen muharebede 900 Rum ve kalan Helen muhiblerinin birçoğu öldürülmüştü. 5Haziran’da, kuşatılan Akropolis teslim oldu ve yeniden OsmanlIların eline geçti.^* Savaşa katılanlardan Thomas Whitcombe, çarpışma tarzını şöyle betimliyordu:
Panayea [Bakire Meryem-Yunanlar] taraftarları ile Peygamber taraftarları [Müslümanlar]... benzersiz bir taktiğe alışmışlar - "toprakla kederli bir evlilikte buluşmuş", her türlü edeb kuralının ötesinde, boylu boyunca yere uzanmak ve kalkıp sırıtmak ve birbirlerine sövmek. Önlerinde -ellerinin görünmesini engellemeyen- küçük bir taş yığını oluşturuyorlar, böylece, bir iki saniyeliğine de olsa, bir hasmın başının küçücük bir kısmı gözükünce, derhal ateşe başlıyorlar; ardından gene yere yatıp tüfeklerini dolduruyorlar. Uzun,süren yaylım ateşlerini savunuyorlar ve düşman-
lan vazgeçmedikçe hiç ilerlemek istemiyorlar. Kimi zaman, içlg ■ kaçı aynı siperden ateş ediyor; ve, yine, diğer birçoğu tamame kafalarına göre ve birbirinden hatırı sayılır mesafelerde hareket -öylesine değişik yönlere dağılıyorlar ki, insanın bir düşman toraj olduğu kadar dostu tarafından vurulması işten bile değil.
Whitcombe, “düşman”ı betimlerken, “Atina’daki Türk karar gâhı görüp görülebilecek kargaşanın en büyüğünün bir sergisi gj bi” diyordu. “Paşa’nın askerleri -özellikle Arnavut ve Delhi süvariler- tedariklerin kıtlığı ve maaşlarının ödenmemesi yüzün, den tam bir başkaldırı halindeler.”^^
Mora’daki bu belirli sefer için, elimizde bir askerin, Osmanlı ordusunda bir sancaktarın oğlunun, yakın geçmişte tercüme edilen oldukça ilginç anlatısını içeren bir elyazması bulunuyor. Tokat ya-kınlarındaki bir köy olan Kabud’lu Vasfi Efendi, 1801-33 arasındaki yıllarını, önce Erzurum’da Dramalı Mahmud Paşa’nın birliklerine katılarak, bir paralı asker olarak geçirmişti. Daha sonra Eğ-riboz’a yolculuk etti, burada Çarhacı Ali Paşa’nın, ardından da Ömer Paşa’nın birliklerine katıldı. Vasfi Efendi, muharebeleri,kuşatmaları, baskın ve yağmaları sıradan olaylarmış gibi betimler. Aşağıdaki paragraf tipiktir ve II. Mahmud’un reformlanndan hemen önce bir Osmanlı başıbozuğunun yaşamı hakkında bilgilendiricidir. Eğriboz yakınlarındaki olaylar şöyle betimleniyordu: “Yeniçeriler yaya oldukları için, çok geçmeden geride kaldılar. İyi atları olan bizler, epey öne geçtik. Hepimiz toplam on sekiz at lıydık. Her ne hal ise, ilerledik ve bir kâfir köyüne vardık.” İki dut ağacının altında oturdular, bunun üzerine yerel sakinlerden bazıları yanlarına geldiler ve şöyle dediler: “Sizden korkuyoruz. Karılarımızı ve kızlarımızı şuradaki dağa çıkardık. Bizi himaye ederseniz, aşağıya ineriz. Biz de dedik ki: Bizi Paşa gönderdi ve sizi korumamızı emretti. Kâfirler son derece memnun oldular, gidip bize lamba ve ekmek getirdiler. Yanlarında yaklaşık yirmi-otuz kadın ve kızda geldi.” Süvariler sayılarının az olmasından korktular ve kâfirlerin kendilerini katledeceğini düşünerek, bir tarafa çekildiler, bu yüzden “kâfirleri aldık, başlarım kestik, bu otuz kadın ve kızı yakaladık”;
ı^fjyola koyuldular. Bir kiliseye rastladılar, kilisenin içindeki kâ-•‘’l i ele geçirip başlarını kestiler ve geceyi geçirmek için kiliseyi ^jljndılar. Ertesi gün kilisenin yanında 5.000 koyun buldular, ko-ve esirlerle kamplarına döndüler. İşte tam o sırada karşılaşılan yeniçeriler silah zoruyla ellerinden esirlerini ve ganimetlerini Ijjpnlar. “Benim yanımda bir kızla bir kadın ve iki de katır vardı, geldiler, tüm malımı mülkümü aldılar. Öylece yaya asker olarak Derken, başka yeniçerilere rastladı. Kendisi de bir yeniçeriymiş gibi yaparak, “Diğer ocaklılardan gördüğü muameleden şi-İrâyet” etti. Yeniçerilerin bir Kürt uşağı ona kötü muamele edenlere şöyle seslendi: “Bu adamın malını mülkünü, esir kızlarını aldınız ve kâfirlerin başını kestiniz. Bu gibi işler bizim ocağımıza yakışmaz. Şimdi bu adama eşyalarını geri veriniz.” Vasfi Efendi’ye böylelikle ganimeti iade edildi ve kampına geri döndü. Kumandanı getirdiği kafalar için iki sikke verdi, ama onu payladı da: “Deli atlılarından hiçkimse ana ordudan ileri gitmemelidir.” Vasfi Efendi, o andan sonra paşayla birlikte kaldıklarını kaydediyordu.^^
Helen muhiblerinden Amerikalı Samuel Howe hicvederek şunları yazmıştı: “Fakat bu Yunan planı filan değildi [Atina’nın aşağısındaki açık arazide Osmanhiann beceriksiz çarpışmasına gönderme yaparak], Karaiskakis [Yunan kumandan] onu onaylamazdı; ama kaba saba, eğitimsiz bir dağlı reis - üstüne denizci bulunmayan Lord Cochrane’in; süslenip püslenmekteki hüneri tartışılmaz Ekselansları, Sir Richard Church’ün [Başkumandan]; emir silsileleri, kurdeleleri ve madalyaları, olması gereken şeyi ilan eden, yanı sıra atları kusursuz bir biçimde çizebilen Bavyeralı Albay Heideck’in; Babil’de konuşulanlardan daha çok dilde kendi unvanlarını, kendi yurttaşlarının cesaretlerini öven ve Türklerden intikam almayı ağızlarından düşürmeyen, yeni gelen yedi düvelden yabancılar kalabalığının görüşlerine karşı çıkabilir miydi.^ Elbette tüm bu adamlar durumu cahil Yunanlardan daha iyi muhakeme edeceklerdi.
Mebmed Ali ve oğullarının yardımıyla, Osmanlılar diğer isyan bölgelerinde imparatorluk düzenini yeniden kurmuş gibi görünüyordu, Devrimci kuvvetler kargaşaya düşmüştü. 1827’de artık,
314 OSMANLI HARPLERİ
Rum asiler sadece Nauplion ve Korinthos’daki denetimiç ruyabiliyordu. İstanbul’daki Ortodoks Patriği padişaha tan’ın birçok kesimindeki cemaatlerinin, tekrar reaya olara^ edilmeleri ricalarıyla birlikte, af dilekçelerini ve genel af ni sunuyorduJ^ Bu çatışmanın sonucunu iki olay değiştirdi İil'
II. Mahmud bunu 15 Haziran 1826’da İstanbul’daki
Mora’da Osmanlı üstünlüğünü daha fazla kullanmadı. Son ye„ çerileri ortadan kaldırmasını izleyen temizleme ve yeniden injagj rişimi, onu Yunan çatışmasında Mehmed Ali’nin vekil ordusy^^ güvenmek zorunda bıraktı ve Balkanlar’da özellikle zayıf bir 113)^ gelmesine yol açtı.
İkincisi, Britanya, Fransa ve Rusya’nın bu çatışmaya müdaliale etmesi oldu. Bu üç devletin 1825’e dek Rum meselesinde tarafsa. İlk siyasası izlemelerine karşın, Prenslikler’deki olaylar Rusları ve OsmanlIları bir kez daha tehlikeli bir biçimde harbin eşiğine getir miş ve bu ihtimal, Kafkasya ve Karadeniz’deki Rus emperyalist emellerine karşı gittikçe daha hassas olan İngiliz ve Fransız diplo. matlarını telaşlandırmıştı. Rum korsanlar hedef seçimlerinde pel( az ayrım yaptığından, ticaretin kesintiye uğraması, endişelerinin başlıca nedenlerinden biriydi.Missolonghi ve Atina’nın düşüşü, Avrupa’da kamusal bir protesto çığlığı yükseltti. Çar I. Aleksanür 1825’te öldü ve yerini, Osmanlılara karşı çok daha kararlı bir tavır gösterecek olan I. Nikolay (1825-55) aldı. Nisan 1826’da, 1, Nikolay’m taç giyme törenine katılan Wellington Dükü, yeni tahta çıkan çarla, Yunan çatışmasında arabuluculuk etmeye karar verdikleri St. Petersburg Sözleşmesi’ni imzaladı. 6 Nisan 1826’da, yeni çar Osmanlılara, Prenslikler ve Kafkasya’yla ilgili, Bükreş Antlaşması şartlarının uygulanmasında ısrar eden bir ültimatom verdi. Wellington, bunun Yunanistan’daki Rus ihtiraslarına bir son vereceğini düşünüyordu, ama yanılmıştı. İstanbul’daki asken reformun ilk aylarında beklettikten sonra, II. Mahmud Rusya’yla Ekim 1826’da, Akkerman Sözleşmesi’ni imzaladı. Bu sözleşme ile. Prenslikler’den Osmanlı askerlerinin çekileceğini ilan
Böylece Rusya Boğazlar’a daha önce benzeri olmayan bir eri-.j^e kavuşuyordu. II. Mahmud da, bunu Rusya’yı Akdeniz denk-l^ı^jnden çıkarmanın bir yolu veya en azından, yeni ordusu hazır oluncaya değin bir geciktirme taktiği olarak görmüş olabilir.
Bununla birlikte. Yunan meselesi irinlenmeye devam etti; üste-|j|(jukarıda değinildiği gibi. Haziran 1827’de asiler açısından özellikle kasvetli görünüyordu. O yılın 6 Temmuz’unda, St. Peters-Ijurg Sözleşmesi’nin resmen tanınması anlamına gelen Londra Antlaşması imzalandı. O zamana gelindiğinde, antlaşmaya Fransa, Avusturya ve Prusya da dahil olmuştu. İttifak halindeki uluslara-fjsı baskı, Osmanlıları önerilen ateşkesi kabul etmek ve Yunan meselesini çözmek konusunda Avrupa’nın arabuluculuğunu kabullenmek zorunda bıraktı. Avrupa devletleri başlangıçta, Yunanistan’da da Prenslikler’deki gibi bir vasal devlet yaratmayı tasavvur etmişlerdi, ama padişah. Yunan meselesini kendisinin çözeceğini kuvvetle vurgulayan ve herhangi bir yabancı devletin müdahalesini ve arabuluculuğunu reddeden Osmanlı ültimatomunu İstanbul’daki diplomatik temsilcilere vermişti bile.
Padişah, ilan ettiği fermanda, uluslararası güçlere, kendi hükümranlığı altındaki milletler üzerinde mutlak yetkesi olduğunu hanrlatıyordu. Her bağımsız devletin “sadece kendini ve iç durumunu ilgilendiren, kendi yasamasının ve yönetim biçiminin ürünü olan kurumlan ve ilişkileri vardır.” Kendilerine “özellikle, halihazırdaki hükümranın, atalarının yararlandığından çok daha büyük faydalarla dolu şanlı saltanatı altında malları, kişisel güvenliklerinin bekası ve onurlarının savunulmasında... her bakımdan Müs-lümanlargibi muamele edilen; kuşaktan kuşağa, Bâbıâli’nin haraç ödeyen uyrukları olmuş” Rumların isyanını telin ediyordu. Os-nıanlılar asileri affetmeyi ve eski konumlarına getirmeyi asla reddetmemişlerdir, diye devam ediyordu ferman, ama yabancı devletlerin müdahale etmemeleri ve Osmanlı hükümranlık haklarına saygı duymalarında ısrar etmişlerdir. Padişah, “Rum meselesi”nin Bâbıâli’nin içişlerine ait olarak görüldüğünün bir kez daha tekrarlanmasını gerekli görüyordu. İki bağımsız ulusun
Bu fermandan, İstanbul’un Yunan İsyanı’nı, hiç değilse kamuj^ yu nezdinde, bir Hıristiyan ulusun başkaldırısından çok, bir devlete karşı bir isyan olarak gördüğü anlaşılmaktadır. II, mud, nizamın yeniden kurulmasını, dış müdahale olmaksızın, ken. di mutlak hakkı olarak görüyordu. Osmanlılara göre Rum^ Müslümanlar ve gayrimüslimler arasındaki ilişkileri düzenleyen zimmi antlaşmasını ihlal etmişlerdi. Mahmud’un Haziran 1827ta-rihli fermanı, ayaklanmayı açıkça şeriat dilinde ifade ediyor ve dışarıdan yapılacak müdahaleye karşı uyarıda bulunuyordu. Bu çerçeve içinde, isyan eden gayrimüslim, harbi, yani savaşan gayrimiis-lim olarak ilan edilebilir ve padişah devlete karşı (kuramsal) biı saldırıya karşı koymak için bir genel seferberlik, yani nefir-iam çağrısında bulunabilirdi.'^'*
Osmanlılar arabuluculuğu reddedince. Doğu Akdeniz’de Mısır’dan Mora’ya adam ve tedarik sevkıyatını önlemek amacıyla bir deniz ablukası ittifakı başlatıldı. Ekim 1827’de, müttefik gemilerinden oluşan bir donanma, Osmanlı-Mısır birleşik donanmasının demirlemiş olduğu Navarin Körfezi’ne girdi. 20 Ekim’de, şiddetli bir çarpışmanın ardından, tüm Osmanlı donanması batırıldık gibi, Mısır gemilerinin çoğu da tahrip edildi. Toplam 57 gemi battı ve 8.000 kişi boğuldu. Bir ay gibi kısa bir süre içinde, II. Mahmut! Akkerman Sözleşmesi’ni reddetti, Çanakkale Boğazı’m seyrüsefere kapattı ve Rusya’ya harp ilan etti. Ağustos 1828’e kadar, Meb-med Ali Paşa padişahı terk etmiş, müttefiklerle bir anlaşma imzalamış ve Mora’dan tüm kuvvetlerini çekmişti; bu kuvvetlerin yerini, Fransız işgal askerleri alacaktı.
Çayırlı Olay [Vaka-i Hayriye] Sonuçları
Osmanlı ordusunun dönüşüm hikâyesine devam etmeden önce, Mısır’a dönüp, Mehmed Ali Paşa’nın (1760’lar-1849) Anadolu ovalarında kendi padişahına nasıl meydan okuduğunu anlamamız gerekiyor. Bunu, II. Mahmud’un yeniçerilerle İstanbul sokaklarında nihai çatışması olan ‘Vaka-i Hayriye’ etrafındaki olayların ve ondan sonra açıklanan genel ıslahatının bir betimlemesi izleyecek. Yeni askeri örgütlenmenin ilk sınavını verdiği 1828-29 Rus-Os-manlı harbinin irdelenmesini, bir sonraki bölümde imparatorluğun durumunun kısa bir değerlendirmesi izleyecek; ardından önemli Edirne Antlaşması ile Suriye ve Anadolu’da Mehmed Ali’ye karşı yapılan iki sefere geçeceğiz. Biri İstanbul, diğeri Kahi-re’deki bu iki reform devinin rekabeti, Ortadoğu işlerine, varlığını bugüne dek koruyan belli bir uluslararası müdahale tarzı yarattı.
320 OSMANLI HARPLERİ
Mehmed Ali Paşa ve Mısır’ın Dönüşümü
Mehmed Ali, 1798’den sonra Fransızlara karşı İskenderiye Kahire’nin savunulmasına katılan bir isim olarak iktidara yü|^5ç|' di. 1760’ların sonunda, Makedonya’daki Kavala’da doğan Mei, med Ali, Arnavut asıllı bir Osmanlı askerinin oğluydu. ISOr^ç Mısır ordusuna gidecek Kavala birliğinin kumandan yardımcılığ,.' na atandı. 1803 yılının ortalarında, 1801-02 seferi için toplanan kuvvetlerin bir parçası olan kendi Arnavut ordusunun kumanda-nıydı. Yeni atanan Mısır Valisi Hüsrev Paşa, Osmanlı Arnavut birleşik kuvvetinin kumandanı olan rakibi Tabir Paşa ile mücadeleye girerken, Mehmed Ali kendi iktidarını pekiştirdi ve güç odağı oluşturan Memlûk aileleriyle çatışmaya hazırlandı. 1803’te maaş yüzünden başkaldıran Osmanlı Arnavut askerleri, Hüsrev’i Kahire’den uzaklaştırdı. Tahir Paşa da kısa süre sonra, destek için başvurduğu Memlûklerce katledildi. O zaman Mehmed Ali Os-manlı Arnavutlarmın kumandasını da üzerine alıp, Dimyat’ta Hüsrev Paşa’nın ordusunu yendi ve 1805’te, İstanbul’un Mısır’a bir başka Osmanlı valisi atama çabalarının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, kendi kendini vali ilan etti.’ III. Selim bu oldubittiye boyun eğdi. Mehmed Ali’nin Kahire tüccarlarının yanı sıra ordu ve ulemanın desteğiyle oluşturduğu koalisyonu tanımij oldu. Bu konuda araştırma yapan herkesin modern Mısır tarikinin en alt noktası olduğunu kabul ettiği bir dönem, gerek Fransız gerek Osmanlı kuvvetlerinin askeri işgal ve yeniden işgalinin kargaşasında hiç de kolay geçmemişti herhalde. Britanya kuvvetleri Mart 1807’de İskenderiye’ye çıkartma yapıp da, Reşid kentini işgal çabalarının ardından orada tecrit edildikten sonra Mehmed Ali’nin şöhreti daha da arttı.2 III. Selim’in tahttan indirilişi ve ölümü, Mehmed Ali’ye uluslararası tehditlere karşı bir soluklanma fırsatı verdi. Kahire’deki bir dizi Memlûk beyiyle çatışıp onları bertaraf ettiği Mart 181Tde gelecek uygun anı kollarken iktidarını pekiştirdi; bu başarı ona Mısır’da bağımsız hareket etme özgürlüğü kazandırdı. Sağ kalanlar Mehmed Ali’nin
jjpnüyle yeniden düzenleyen bir dizi çarpıcı ve yenilikçi reforma girişti. Bu, bazı tarihçileri onun modern Mısır ulusunun kurucusu olarak görmesine yol açmıştır/ Mâliyeyi merkezileştirmek, zorunlu askerliği başlatmak, ithalat ve ihracatı tekelleştirmek ve sanayileşme denemeleri yapmak; hepsi de merkezileşme ve reform programının parçasıydı. 1809’da, ulema arasındaki sabık müttefiklerine meydan okuyarak ve eski destekçisi Ömer Makram’ı sürgüne göndererek vakıf topraklarını vergilendirmeyi denedi. Daha 1810’da, vilayet düzeyinde dolaysız vergilendirme ve yönetimi taşlatarak tarım sistemini yeniden düzenlemeye başladı. 1812 ve 181J arasında, Mehmed Ali iltizamları hükümsüz kıldı ve vakıf arazi vergilerini yükseltti. 1821’e gelindiğinde, bir kadastro incelemesi, kaydı ve yeni vergilendirme sisteminin başlatılması gerçekleştirilmişti bile. Bu çabalarla, Mısır topraklarının yüzde 60’ı yeni rergi rejimine dahil edildi. Mehmed Ali Mısır’ın dış piyasaya yönelik tüm rekoltesinde, tahıllar, pirinç, şeker ve özellikle de pamukta devlet tekeli kurdu. Napoleon savaşları sırasında tahıl talebi Mehmed Ali’yi zengin bir adam yaparken, Avrupa’daki savaş bu tarımsal reformlar için büyük bir nimet oldu. Bundan başka, bir dizi uzun lifli pamuk cinsinin ekimini başlatarak ürün rekoltesini yükseltti. Diğer reformlarda olduğu gibi, bu konuda da 19. yüzyıl Osmanlı-Mısırh seçkinlerinin çekirdek grubunu oluşturan güvenilir adamlarıyla pazarlıklar ve koalisyonlar inşa ederek çalıştı. İktidarını Suriye’ye genişletme fikri de yine bu erken dönemden itibaren aklına geldi. Önceki bölümlerde ileri sürüldüğü gibi. Büyük Suriye’nin denetimi, Mısır hükümdarlarının hep aklında olan bir fikirdi. Yayılmacı tasarılarını uygulamakta en başarılı hüküm-<İ3nn Mehmed Ali olduğu ortaya çıkacaktı.
Belirli mallarda kendine yetmenin yanı sıra orduya t lamanın bir aracı olarak, bu dönemde fabrikalar da 1815’ten başlayarak, cephane ve dokuma fabrikaları, % rileri, pirinç değirmenleri ve tabakhaneler kuruldu. Gelge|ç'|.^^V ğu yirmi yıl içinde teknik ve işletim güçlükleri yüzünden dı veya çökmüş durumdaydı. Bütün bunların net sonucu ve Birleşik Devletler’in dokuma imalathanelerine ham darikçisi olarak Mısır’ın dünya ekonomisiyle bütünleşmesi Bununla birlikte, 1820’ye gelindiğinde, Mehmed Ali’nin cani, ekonomik üs kurduğunu ve bir sonraki maceralar silsilesinin n^*^ raflarını karşılamaya yetecek bir devlet hâzinesi oluşturduğun^ söylemek mümkündür.
Vehhabi Tehdidi ve Mehmed Ali’nin Yeni Ordusu
Mehmed Ali’nin Mısır askeri sisteminde yaptığı reformlar, bu anlatı açısından en önemli yeri işgal eder. İlk adımı, yukarıda da betimlendiği gibi, 1811 başlarında Memlûk liderliğini ortadan lal-dırmak oldu. Bunda, önceki sayısız olayda, iyice kurumsallaşmış bu örgütlenmeyi ortadan kaldırmaya girişmiş, İstanbul’dan atanan Osmanlı Mısır valilerinin ayak izlerini takip ediyordu. Yeni padişah II. Mahmud, valisine aynı yıl, kutsal Mekke ve Medine kentlerini ele geçirmiş olan Arabistan’daki Vehhabileri hizaya sokmasını emretti.6 Adlarını Muhammed bin Abdülvehhab’dan (1703-92) alan Vehhabiler Hanbeli mezhebindendi, Abdülvehhab, Sufiler veya Şiiler gibi, şeriatın gerçek bağlıları olmayan herkesin heretik ve saldırıya açık olduğunu savunuyordu. Buna, Abdülvehhab ve halefleri tarafından gayrimeşru olarak görülen Osmanlı hanedanı da dahildi. Gerek III. Selim gerek II. Mahmud, Vehhabiler ve taraftarlarının, Arap Necd ve Hicaz kabilelerinin, özellikle de bugünkü Riyad yakınlarındaki Der’iye’de bir din devleti kuran İbn Suud ailesinin bastırılması güç, zorlu ayaklanmalarıyla karşı karşıya kaldılar.^ Suriye’deki çekişme, emperyal Müslüman meşruiye-h ile OsmanlIların tercih ettiği Hanefi mezhebinin yaygınlaşmasına odaklandı. Osmanlı meşruiyetinin ana ilkelerinden biri, hem
replika saat fiyatları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder